31 Ağustos 2010 Salı

Kısa kısa


Ne gece ne de sabah. Tam ortasındayım zamanın. Ne tarihi belli, ne de saati.

Günlerden bir gün yine işte.

Camlarım sonuna kadar açık. Perdemi şaha kaldıran rüzgarı konuk ediyor odam. Rüzgar ise, en arsız misafir. Estikçe esiyor. Ürperiyor vücudum, rüzgarın şiddeti arttıkça. Titredikçe bedenim daha da çok sarılıyorum yabancı kokan çarşafa. Gözlerimi kapatıyorum sıkıca, uyurum, dalar giderim rüyalara diye. Tutmuyor uyku titremekten.

Aklımda hep aynı düşünce. Camı kapatsam herşey bitecek ama şu an tam aksine gözlerim ıslanmış, yüzümse rüzgara dönük.

27 Ağustos 2010 Cuma

...


Şaşırmak ne kadar da gereksiz bir fiil. Tahmin ettiklerimiz değil mi gözümüzün önüne gelen sahneler? Her birinin kurgusu bize ait sandığımızdan hani. Tek kuralı var. İstemeyince çekip gidemiyorsun. Sahne perdesi kapansın diye sabırla beklemek dışında yapılacak birşey kalmıyor geriye. Çocukken yaptığım gibi kapatıp gözlerimi saysam tüm güzellikleri geçer gider miydi ki hiç birşey olmuyormuş gibi zaman?



**Başlıksız kalıyor bazı yazılar. Ondan noktalarla karşılamalar.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Senden... Benden... Bizden...


Yaslamışım başımı omzuna. Gözlerimi açtığımda gözlerin işte orada. Yine çocuksu o muzurlukla parıldıyor. Derin derin nefes alıyorum, içten. Bir daha, bir daha... Kalbini hissediyorum. Nasıl da hızlı atıyor öyle. Seviyorum diyorum içimden. Burda olmayı, nefesini dinlemeyi seviyorum diyorum sessiz harflerle.


Konuşuyoruz, konuşuyoruz. Anlatacak çok şeyimiz varmış gibi, hiç bitmeyecek gibi. Konuşmama izin vermeyip, sözümü kesiyorsun. Öpüyorsun, içimden geldi diyerek. Mutlu oluyorum düzenini, anlamını kaybetmiş cümleler kurarken.


Sabah oluyor, güneş doğuyor. Güneş vuruyor yüzümüze. Gölgemize yansıyor tüm korkularımız. Yutulmuş bir sürü cümleler, birbirlerine kavuşamayan kelimeler. Devam eden ilişkinin sessiz tanıkları. Neleri sakladık karanlığımızda ki şimdi bu durumdayız. Anlamak istemiyorum nedense. Kendi inandıklarım eşlik etsin istiyorum hep bana.

Yine derin nefes alıyorum ama yutkunamıyorum bu sefer. Ayağa kalkıyorum herşey değişecekmiş gibi. Ne kadar hızlı kalksam o kadar çabuk değişecek sanki.
Dünya mı dönüyor, yoksa ben mi dönüyorum?
Sıkı sıkı tuttuğum el senin elin mi? Yoksa sadece soğuk bir bedene mi ait?
Peki sen inandığım adam mısın?
Aklımda hayalini kurduğum tüm adımlar...


20 Ağustos 2010 Cuma

Şefkat neydi ?




* Yazmaya üşenmek değil. Ne zaman buraya geçirmek istesem yazılarım değişiyor. Fikirler, olanlar ise ortada. O an aynı kalsın istedim hep.
** Fotoğrafın üzerine tıklamak yeterli.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Kim?



Bilinmeyenin şüphesi, bilinenin korkusu karşı karşıya. Rus ruleti oynar ıssız bir sokakta...

Kim kaybeder?

13 Ağustos 2010 Cuma

?


Nasıl bir işarettir soru işareti?

Tek başınayken sorgulattıran, kendi kendine bölünüp çoğalabilen, çoğaldıkça insanı boğan. Belki de öldüren tüm hisleri. O kadar tehlikeli ki. Bu yüzdendir karşıma ne zaman çıksa cevap arayıp, yok etmeye çalışmam. Bulamadığımda ise savaşmak adına yıkıp, dökmem. "O an", aklıma düştüğü "o an" öğrenmeliyim. Yoksa? Yoksa önceleri hayatın akışında kendimi kaybettiğimi sandığım zamanlarda küçük bir uğultu, gün geçtikçe gece sessizliğinde net bir ses, daha da zaman aktıkça rüyalara ve sonunda sonu olmayan tüm kötü düşünceler. Kötü bir alışkanlık gibi. 1,2,3 ... Gittikçe çoğalan. Kendini kurtarıp, nefes almaya çalışmak yapılabilecek en son şey.

Aslında ne kadar net herşey değil mi? Soru işaretinin tek düşmanı, küçük bir nokta. Beni de rahatlatıp huzura kavuşturan şeydir, bir çoğumuz gibi. Soru işaretiyle başlayıp bir cümleye, noktayla bitirmek.


11 Ağustos 2010 Çarşamba

Once


Garip bir dönemden geçiyorum. Tekim ve durmadan müzikler eşlik ediyor bana. Kulağımda hep bir melodi. Eskilerden,tanıdık. Kaydedilmiş ama dinlerken takılmış gibi. Akıp giden bir başka hayatımda olması ayrı tabii..İş vs vs.
Dün akşam güzel bir film izledim. Övgü dolu cümlelerini duyduğum, filmden önce müziklerini dinlediğim. Once. John Carney ' in yönetmenliğinde başrollerini de Glen Hansard ve Marketa Irglova 'nın paylaştığı (hakikaten paylaştığı) sıcacık bir film. Temelinde bir konu barındırmayan ama bir çok sorularla bırakıyor sizi. İzlerken o kadar garipti ki. İlk defa bir filmi iki sahne şeklinde izledim başından sonuna kadar.(evet,zekiyim sanırım). Hali hazırdaki sahne ve kendi kafamda kurduğum -kendi seyrinde devam eden- sahne... Sanırım yönetmenin amacı, izleyiciye kafasında kurdurmak filmi. Film bitti. Elimde kağıt kalem, kulağımda müzikleri. Dökülüyordu cümleler, devam ediyordu benim için film çünkü.



Kısaca izlenmeli. Hakikaten izlenmeli. Sonrada devam etmeli dinlemeye, yazmaya. Filmin müzikleri konusunda takıntılı hale gelen(benim için) 2 parça var. İlki "When your mind's made up" , diğeri ise "If you want me". Söz ve müzik, gerisi görmeye, hayal etmeye kalmış.

* Blog yazarı sesleniş: Ve evet haklısın Çek 'çe öğrenmek gerek.
*Blog yazarı istek: "Falling slowly" şarkısını dinleyip, huzurla uyumak istiyorum şuan.
*Blog yazarı ayrıntı: Glen aynı Mete Horozoğlu' na benzemekte.

10 Ağustos 2010 Salı

Yol


Tutarsız gibi gözüken bastırılan duygular ne garip. Uzun bir yola çıkmışım. Engebeli ve sarsıcı yol da duramaz ağrır ya birden, kötü olur mideniz. Öyle işte benimde. Kustum tüm kelimeleri. Bakamadım bile yüzüne. Geçtim kenara. İyiyim ama. Sadece yolun bitmesini bekliyorum. Yol bitse de insem arabadan.

İçimdeki Fısıltılar - 5

 ___ Gölgeli bir güne güneş doğuyordu.  Ben de sabrımın en uçlarında uzunca bir yürüyüş yapıyordum. Öyle ki güneş arkamdan tepemi ve omuzlar...